INCEPTION (BAŞLANGIÇ) - 2010
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marrion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marrion Cotillard, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page
Müzik: Hans Zimmer
Süre:.148 dk.
Tür: Bilim Kurgu, Aksiyon
Yapım: 2010/ABD
Tür: Bilim Kurgu, Aksiyon
Yapım: 2010/ABD
IMDB: 8.8/10
Rüya içinde rüya…
Basit bir şekilde giriş yapmak gerekirse;
Dom Cobb; çok yetenekli bir hırsızdır. Uzmanlık alanı; rüya görme anında, bilinçaltının en derinlerindeki değerli sırları çalmaktır. Her yaşadığının aslında bir başlangıç olduğunun farkına varan Cobb, bu gücünü çok daha iyi bir şekilde kullanmanın yollarını aramaktadır. Fakat bu yeteneği onu bir casusa dönüştürmüş, aynı zamanda da uluslararası bir kaçak yapmıştır. Bu da sevdiği ne varsa kaybetmesine sebep olmuştur. Hayatını geri alması için ona son bir fırsat sunulmuştur. Cobb ve ekibi bu sefer her şeyin tam tersini yapmak zorundadır. Bu sefer görevleri; fikir çalmak değil, fikir yerleştirmektir. Hareketlerini önceden tahmin edebildikleri bir düşmanla karşı karşıya olsalar bile, hiçbir planlama onların hazırlıksız yakalanmalarını engellemeyecektir. Gelişini; sadece Cobb’un görebildiği bir düşmanları vardır.
Filmin ana karakterleriyle başlayalım: Dom, Robert, Eames, Arthur, Mal ve Saito. Bu karakterlerin isimlerinin ilk harflerinin “Dreams” sözcüğünü oluşturması kesinlikle tesadüf değil. Nolan; en özel bilim kurgu yönetmenlerinden birisi olarak, diğer filmlerinde de yaptığı gibi Inception’da da her detayı ince ince düşünmüş. Hatta bu sefer bir tık daha fazla düşünmüş diyebiliriz. Filmi defalarca izlemiş biri olarak, şuna inanıyorum ki; mutlaka bir yerlerde hala atladığım, çözemediğim, ikilemde kaldığım kilit noktalar vardır. Belki de yoktur… İşte Nolan’ın olayı tam da bu. Nolan’ın kurgusuna hâkim olan sinemaseverler bunu çok daha iyi anlayacaktır diye düşünüyorum. Kuralları ve kendince bilimsel temellere dayanan uçsuz dünyası, biz izleyicilerin de hayal güçlerini olabildiğince esnetmesine olanak sağlıyordu. Bir bilim kurgu izleyicisi daha ne isterdi?
Inception; hepimizin kişisel çıkarımlar yapmamıza olanak sağlayacağımız bir konudan yakalıyordu bizi; rüya. Rüya; insan zihninin sahip olabileceği en büyük gizemlerden biri. Rüyalarımız bize ait olan; en büyük, en derin, en gizemli sırlarımız. Çoğu zaman hatırlamadığımız; kendimizin bile çözemediği bu gizemi beyaz perdeye böyle bir kurguyla ve gerçekten bunu bize hissettirerek aktarabilmesi için Nolan; Inception’ı 2001’de yazmaya başlamış ve yaklaşık 10 yıllık bir sürecin ardından da filmi tamamlamayı başarmıştır.
Yazının bu kısmı ağır spoiler içerir. Eğer, filmi izlemediyseniz aşağıdaki dört paragrafı okumadan geçebilirsiniz.
Filmin başlarında da belirtildiği gibi; tamamen düşünülmüş, anlaşılmış bir fikir eğer beyninize bir şekilde girdiyse oradan çıkması imkânsızdır. O fikir orada bir şekilde tutunur ve kalır. Zaten; tüm rüyalarımızın temeli de buna dayanır, hatırlamadıklarımızın bile. Bu fikirlerin, düşüncelerin çalınabilme düşüncesi öylesine ürkünç ki, filmi izledikten sonra oturup gerçekten olabilir mi böyle bir şey diye ciddi ciddi düşündürüyor insanı. Fakat; Amerikalıların, zihin silme ve rüya konularında ciddi yatırımlar yaptıkları da bilinen bir gerçek. Inception; tam anlamıyla bir zihin çalışması. Nolan; “rüya içinde rüya” kavramını kendince bize aktarmayı başarmış. Başkalarının rüyalarına girip fikir hırsızlığı yapan bir ekibi izliyoruz filmde ve rüyalar, rüyasına girdikleri kişinin yaşamına göre şekil alıyor. Mesela Cobb, ünlü bir iş adamının rüyasına giriyor. Etrafı hemen –iş adamının- yaşantısına göre korumalar kaplıyor. Bu durumdan hiçbir şekilde kurtulmak mümkün olmuyor. Rüyasına girilen kişi takıntılıysa, eski karısını unutamıyorsa bu hemen yüzeye çıkıyor ve rüya buna göre şekilleniyor. Cobb’un ölen karısı Mal’ı gördüğümüz sahnelerde rüyalarda genelde ters giden bir şeyler oluyor. Mal’ı gördüğümüz sahnelerde rüyada, hatta rüya içinde rüyada olduklarını her seferinde güçlü bir şekilde düşünürüm. İşte burada Freud’un tezi devreye giriyor ve bir insanın zihninde yatanları öğrenmek istiyorsanız bilinçaltının en derin noktasına ulaşmak zorundasınız. Bu yüzden Nolan’a göre rüya içinde rüya, tekrar bir rüya ve bir rüya daha diye düşünerek dördüncü boyuta geçmeniz gerekiyor. Filmin bu katman katman çekimleri senaryoyu gölgede bıraksa da, filmin esas çıkış noktasının bilinçaltının derinine ulaşmak olduğunu görsel olarak ancak bu şekilde verebiliyor, çünkü; filmin konusu esasında baştan sona buna göre ilerliyor ve amacına da ulaşıyor.
"Hayatta her şey bir fikirle başlar."
Filmdeki bir diğer önemli vurgu da düşme konusudur. İşlerini bitirmeden rüyada hiçbir şekilde düşmemeleri gerekiyor. İşleri bitiğinde ise uyanmak için düşmeyi kullanıyorlar. Filmin birçok sahnesinde rüyanın nerde başladığını, nerde bittiğini kestirmek ciddi bir dikkat gerektiriyor. Filmin baş karakteri Cobb’un tamamen uyanık olup olmadığını anlamakta zorlandığını hemen hemen her sahnede görüyoruz. Zaten bunu anlamak için; her karakterin sahip olduğu bir totem var ki; bu da filmin apayrı zekice detaylarından biridir.
Filmin en önemli çatışma anları Cobb’un ölen eşi Mal ile olan ilişkisinin etrafında dönmektedir. Çünkü; Cobb eşinin ölümünü kabullenmekte zorlanmaktadır. Hatta bilinçaltına baktığımızda da eşinin ölümünü asla kabullenemediğini her rüyasında, her rüyasının içindeki rüyada bariz bir şekilde izliyoruz. İşte bu yüzden Cobb’un bilinçaltında eşinin ölümünü kabullenemeyişi hatıralara bağlı duygusal geçişlerinden dolayı işini engellemesine neden olur. O yüzden rüyalarda –rüya içinde rüyada- ne zaman Mal’ı görsek bir şeyler mutlaka ters gitmeye başlayacaktır. Filmin bu çatışma noktaları da bizi hem duygusal hem de entelektüel açıdan fazlaca doyuran bir akışa sahiptir.
"Bilinçaltı sınırsız bir kaynaktır, kullanmayı öğrenmemiz gerekir."
Filmin final sahnesinde; Cobb, Amerika’ya giriş izni alıyor ve çocuklarına kavuşuyordu. Fakat; bu final sahnesinin rüya mı yoksa gerçek mi olduğu biz sinemaseverler için büyük bir sır olarak kalmıştı. Cobb’un totemi olan topaç dönmeye devam ediyordu. Sanki düşecek gibi olup, yine de dönmeye devam ediyordu ve film tam o noktada bitti. Hepimizin aklında “rüya mı, gerçek mi?” sorusu dolaşıyordu. Hala da dolaşıyor. Bazı sinema yazarları gerçek olduğunu savunsa da, final sahnesi benim için hala gizemini koruyor.
"Pozitif motivasyonlar negatiflerden daha güçlüdür."
Christopher Nolan’ın film teknikleri hakkında belirli bakış açıları yerleşimini çok iyi kullanması, özellikle bu filminde dikkati en çok çeken şeylerden birisidir. Filmin ilk bir saatinde; Cross Cutting(iki olay arasındaki zamansal birliği vurgulamak için kullanılan kurgu biçimi) tekniğini kullanmıştır. Filmde; karakterlerin eş zamanlı bir şekilde çok katmanlı rüya dünyalarına geçişini bu teknikle sağlamıştır. Bu teknikle izleyiciye bu karmaşayı takip etmek yerine olay örgüsüne odaklanabilme rahatlığını tanır. Nolan’ın diğer tüm filmlerinde olduğu gibi, bu film de ikinci bir ünite olmadan çekilmiştir.
Filmdeki Penrose merdivenleri, dönen geçit, çığ dağı ve sıfır yer çekimi sahneleri gibi pek çok özel efekt, bilgisayar tekniğiyle değil pratik yöntemlerle oluşturulmuştur. Filmin sadece 500 civarı görsel efekt çekimi vardır.
Filmin çekimleri İngiltere’nin Bedfordshire bölgesinde başlamış, epik dağ sahneleri Kanada’nın Alberta bölgesinde devam etmiştir. Sonraki çekimler ise Fas, Tokyo, Londra ve Los Angeles gibi bölgeler olmak üzere beş farklı ülkede yapılmıştır.
"Korkularımızdan kurtulursak benliğimiz özgürleşir."
Inception, Nolan'ın diğer 'beyin yakan' filmlerinden biraz daha farklı bir duygu ve entelektüel yapıya sahip, sizi fazlasıyla düşünmeye zorlayan muazzam bir filmdir.
Sakin bir kafayla izlemenizi öneririm.
İyi seyirler.







Yorumlar
Yorum Gönder